31 Temmuz 2017 Pazartesi

Elma büyüklüğünde dolu yağan şehirde sıradan bir gün

Şehre elma kadar dolu yağmazdan bir gece öncesi. Akşam 19:30-20:00 suları. Kağıt balonları çıkardım ve tek tek bir güzel astım :)
Sonra altına bir köşe kurup kendime, okudum, müzik dinledim, kahve içtim. Ertesi gün bizi bekleyen tuhaf hava durumundan habersiz, takıldık öyle.
Ve derken bir sonraki gün oldu. O doluların görüntüsü şoka uğrattı beni. Bizim tarafta dolu yağmadı ama sağanak yağmuru indiren fırtına o kadar güçlüydü ki ağaçların meyve taşıyan dalları kırıldı :(
Bu balonlar ise, inanılmaz bir şekilde sıfır zayiatla fırtınayı atlattılar. Hepsi paramparça olacak diye bekledim ama sadece bir tanesi düştü. Gerisi fır döne döne fırtınanın sonuna kadar yerine tutunmayı başardı.
Şehrimizin iyice tuhaflaştığı konusunda bana katılıyor musunuz bilmiyorum ama sel götürüyor diye şaşırıyorduk ki, Temmuz ortası yağan dolular şaşırmak nasıl olurmuş gösterdi. Acaba Temmuz ayları hep böyle mi geçecek bundan sonra? Bir yıl mermi-kurşun-roket yağar insanların üzerine, sonraki yıl 9 cm çapında dolular. Arabaların içinde yakalananlar kıyamet kopuyor sanmışlar :( Ben olsam ben de korkudan ölürdüm herhalde. İnsanların ayarı bozuk. İklimin ayarı bozuk. Doğanın dengesi bozuk. Allah sonumuzu hayretsin.  

13 Temmuz 2017 Perşembe

Londra Haziran 2017

Geçen hafta yolum Londra'ya düştü. Aslında bu yazıda Londra'da ilk kez deneyimlediğim bir şeyden bahsedeceğim ama yolculuğuma eşlik eden bu güzel kitap da kayıtlara girsin istedim.
Salı günü uçaktan inip Londra saati ile 16:00 civarı valizi odaya attığım gibi en yakın metro istasyonunda buldum kendimi. Sonraki 2 tam gün toplantıda olacağım için tek boş saatim o birkaç saatti ve o birkaç saat için seçimim yaptım. (Londra'ya yolu düşmüşlere sorum şu: bu dimdik metro merdivenlerinin başında size de yükseklik korkumsu bir şey oluyor mu?)
İstikamet? İstikamet tabii ki WIMBLEDON oldu. O gün, bu hafta da devam etmekte olan Wimbledon tenis turnuvasının 2. günüydü. Öyle bir kuyruğun ucuna girdim ki sıra geleceğinden hiç umudum yoktu. Zaten biletim olmadığı için biletli kortlarda maç izleyemeyecektim ama yine de turnuva alanının atmosferini yaşamak istedim.

14bin küsürlük sıramı gösteren 'kuyruk kartımı' aldıktan sonra epey bir bekleyişin ardından tahmin edin ne oldu? :)
 Sıra bana da geldi ve içeri girebildim. Burası aile olarak bizim için bir mabet adeta.
Bütün mekan sadeliği ile şaşırttı beni. Nedense daha şaşaalı bir ortam bekliyordum. Ne de olsa doğu dünyasına aitiz biz. Dış görünüşte cila (içerik olmasa da) bir parıltı şakırtı şangırtı ararız. Ama burası Wimbledon. Dünya tenisinin tapınağı. Ve ait olduğu yer Doğu dünyası değil, Batı dünyası. Dolayısı ile her şey olması gerektiği gibiydi.
Tek kadınlar şampiyonluk tablosu
Ve burası da beleş tepe :) Sağ olsunlar, benim gibi son dk biletsiz gidenleri de düşünmüşler. Bu arada biletsiz dediysem de, sadece bu sosyal alana girmek için dahi bedel ödemeniz gerekiyor tabii ki.

 Bu minik mütevazi sokak üzerinde yürüyerek ulaşıyorsunuz Wimbledon'a. Sadelik, sevimlilik ve betonsuzluğun dayanılmaz çekiciliği.
Bir de şunu merak ediyorum. Bu Londra nasıl çökmüyor. Şehrin altı metrolar için tamamen oyulmuş, boşaltılmış durumda. Onca neme rağmen nasıl sapasağlam ayakta? Tek noktadan geçen 6 ayrı hat var mesela. Bu da 6 ayrı kat demek. Benim aklım almıyor gerçekten.

Londra ofisimizin organizasyonuyla Thames üzerinde güzel bir tekne turuna katıldık. Gece Londra'yı Thames'dan izlemek de çok keyifliymiş.
Her gidişimde uğradığım, uğramak için imkan yarattığım minik bistrom Savoir Faire. Dışardan ne kadar sade ise sınırlı menüsünün lezzetinde o kadar iddialı. 

Bu da dönüş kitabım. Okuduğum ilk Puşkin eseri. Çok beğendim.
Ve dönüş, perşembeyi cumaya bağlayan gece sabaha karşı 03:00 suları. Bir uyur bir uyanık vaziyette :) Gözümü araladığım bir an manzara çok hoşuma gitti.